Mayıs 17, 2012
Bir Anı: GELECEĞİN LİDERLERİ…

“İnsanın sabrını sınaması olumlu yönde bir çabadır; böylelikle insanın görüş ayrılıklarına olan hoşgörüsü artar, farklılıkları zenginlik olarak görme yeteneği edinir, hiç bir zaman kırmızı çizgiler çekmez görüş alanına.” gibisinden liberal bir giriş yapmak adettendir bu tipten yazılara. Bizim adetimiz de, yer yüzünde hüküm süren tüm adetleri kapı dışarı etmektir teorik olarak… Ne var ki, şimdi hiç o havada değilim; gün boyu süren koşturmaca epey hırpalamış beni farkettirmeden. Leziz bir dost sohbeti gibisinden, geçip karşınıza meramımı anlatmak tek emelim. Hasılı; liberallik, sadece mücadeleden yorulmuş solcu eskilerinin sığındığı bir liman değil. Pekala, günün hayhuyundan tükenmiş -fakat mücadelenin içinde olmayı sürdüren- şu kardeşinizde bir anlık olsun sığınabilir o köhne limana. Meşruiyet noktamı berkitmemin ertesinde asıl konuya gireyim.

 Bizim Hipodrom’da, pek rastlayamayacağınız türden bir yazı olacak bu: bir anı yazısı. Duyduk ki, “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” bir de bundan hikayet etmede; dedik ki, “hazırlayın atları, bizim nemiz eksik gayrı”. Geç kapitalistleşmenin verdiği “bir an evvel kapitalistleşmeliyim!” telaşı ile helalar dahil her yerde girişimci arayan -anadolu kaplanından, karga kovalayıcısına- ülkemiz burjuvazisinin okulları atlayacağını düşünmezsiniz herhal! “her 40 kişilik sınıftan 2 tane girişimci çıksa, geri kalan 38 kişinin 30’una istihdam sağlasa ne kıyak olur ha!” diye tatlı tatlı düşünen devlet büyüklerimiz lise gençliği için GELECEĞİN LİDERLERİ BUGÜNÜN LİDERLERİYLE BULUŞUYOR adında tatlı mı tatlı bir buluşma tertiplemiş. Uzun zaman önce haberini aldık; önce bir eleştiri faslı oldu tabi, hemen ertesinde de “git!” ile “gitme!”nin karşı karşıya geldiği bir güreş müsabakası… “gitme!”nin sırtı kısa süre sonra yere geldi. Sabrımın sınırlarını ölçümlemek adına adımını attığın yerde CEO çıkan bu karnavala katılım kararı aldım. Bugün de çektim takımı üzerime, doğru Divan Otel’e… 

 İlk konuşmacı Sarıgül’dü—- — —-

(Burada sabrımın sınırlarına gelmiş bulunuyorsunuz. Sınır karakolundaki görevliler sizi sınır dışı etmeden derhal burayı terk edin!)

 Ne bekliyordunuz çektiğim bunca acıdan sonra olanları en baştan anlatayım ve tekrardan iğrenç replikler kulağıma dolsun; acılar tekrarlansın mı? Olmaz öyle şey!

Mayıs 16, 2012
Sait Faik-Arkadaş

Bugünlerde bir akşam, şehrin aynalı gazinosuna ve aynaların içine 
Selim-i salis gibi oturacağım. 
Önümde rakı… dışarda akşam. akıntı, kayıklar ve gelip geçen… 
Meyhanenin kapısından, iki elini gözüne siper edip bakan birisi; 
” Bu herif aşık ” diyecek. 
Saçları perişan, dudakları mürekkepli, hali bencileyin serseri bir kızı 
Büyük bir sandal 
- Akıntının içinden çekip 
Rakı kadehimle benim arama bırakacak 

Diyeceğim: 
” Bu akşam değil bir başka akşam seni alıp bir kocaman şehre göyüreceğim: 
”O şehirde toprak çoktan patlamıştır; 
”Yıkılmıştır bildiklerim; 
”Kocaman cepheleriyle borsalar, saraylar, kimbilir belki de mahkemeler, zindanlar… 
”Masaldır artık 
”Onların kahramanlığı, onların merhameti, onların fazileti… 
Ezanalar, mevlütler, harbler, taburlarla kahramanlar… 
Kafam alkolsüz, ellerim kelepçesiz, 
Seni bir akşamüstü, Sotiraki’ nin gazinosundan 
Rakı kadehimle benim aramdan alıp 
Altın akşamların sarı çocukların tırmandığı 
Kuşların öttüğü ve yemişlarin yendiği 
Hudutsuz ve çitsiz, 
Perisiz ve cinsiz, 
Kümessiz ce evsiz 
Hasılı numarasız 
Bir memlekete götüreceğim. 

İstasyondan iner inmez 
Seni metrolar başka beni başka tarafa götürsün. Zararı yok1 
Yalnız yine böyle kumral akşam üstleri 
Yapayalnız kaldığım kasım akşamları 
Buruşuk manton, dağınık saçların;mürekkepli ağzın ve hemşire çahrenle 
- Ayaklarını bir sandalyeye dayayıp- 
Bana iki satır birşey söyleyeceksin: 
”Bugün ne yaptın, çalıştın mı? ” 
İstersen sonra kalkar, gezmeye gidersin 
Bensiz… 
Sen bilirsin.

6:56pm  |   URL: http://tmblr.co/ZL4KHxLayBYl
  
Kayıtlı olduğu alan: sait faik şiir arkadaş 
Mayıs 12, 2012
siz maç izlerken, ben Anadolu’nun binlerce yıllık tarihini Erkan Oğur ile Mikail Arslan’ın çeşm-i dilinden (gönül gözü) izleyeceğim… he he!

siz maç izlerken, ben Anadolu’nun binlerce yıllık tarihini Erkan Oğur ile Mikail Arslan’ın çeşm-i dilinden (gönül gözü) izleyeceğim… he he!

4:51pm  |   URL: http://tmblr.co/ZL4KHxLK-lnj
  
Kayıtlı olduğu alan: çeşm-i dil 
Mayıs 12, 2012
mavi kuşa sahip oldum:

https://twitter.com/#!/canhaldenbilen

3:14pm  |   URL: http://tmblr.co/ZL4KHxLKp7U-
Kayıtlı olduğu alan: twitter mavi kuş 
Mayıs 11, 2012
poşu!

velev ki siyasal simge…

Nisan 8, 2012
Genelgeçer

Nakıs insanların,

makus talihi bu.

Ölü doğanlar için yazılmış bir ağıt…

“Bir lera az versem olmaz mı abicim?”

Olumsuzdur yanıt.

-Burdan alın!

-Burdan alın!

diyesim gelir.

Lütuf sayar,

minnet duyar der

susarım.

Ve duvar dibine çömmüşlere el eder şöför

yaka paça atarlar adamı dışarı.

-Beni de alın!

-Beni de alın!

diyesim gelir

“ucuz kahramanlıktır” der

susarım

Ve pasif, pasif direnirim zulme…

Derim bu ölü toprağını da atarız elbet üzerimizden!

Üzülme yoldaş…

Üzülme…

Nakıs insanların,

makus talihi

olmak zorunda

değil ki bu!

Nisan 4, 2012
Eşitliğin Eşiği

Saymayı bırakalı ne kadar oldu tam olarak bilmiyorum açıkçası

Ama en azından 5-6 sene geçmiş olacak ki kadehimi zafer için kaldırmayalı

Yarım kalan şaraplar buharlaşmış çoktan

Ve son zafer gecesi bölük pörçük anılardan ibaret şimdi

Çünkü ancak çöküşe yetiştik biz, mağlubiyete alıştık

Bizim nezdimizde rekabet acımasızca cezalandırılması gereken bir suçtu

Başarısızlıksa bir tür pasif direniş

Yoldaşlar unuttuğunuz bir şey var

“herkese ihtiyacı kadar”

Peki tamam da

“herkesten yeteneğine göre” de demeliyiz aynı zamanda…

Mart 19, 2012
Telvin

halklar,

karar verir baharın ne vakit geldiğine;

baharın gelişinin ne vakit kutlanacağını

belirleyen de

yine

halklardır.

burası Newroz Meydanı’dır

er meydanıdır burası

taşınız, topunuz kar etmez

TOMA’larınızın dehşetengiz azameti

Diyarbekir yiğitlerinin sırtını yere getirmeye

yetmez.

o yiğitler ki,

kundaktan çıkıp

mapusa girdi

yarin busesinden evvel

gardiyandan taciz gördü

ve o yiğitler ki,

anasının karnındayken henüz

Toros’un bagajından çıkardı

babasının cesedini

özel harekatçı polis;

sur dibine gömdü.

böyle böyle bilendiler de geldiler barikatlara…

ve bugün

postmodern Dehak’lara attıkları her taş

yeni bir umut mevsimini müjdeleyen

bir cemredir.

önce havaya

sonra suya, toprağa değil

her biri halkın taa yüreğine düşmektedir

çünkü halklar karar verir baharın ne vakit geldiğine…

9:22pm  |   URL: http://tmblr.co/ZL4KHxIFDAxk
  
Kayıtlı olduğu alan: newroz telvin 
Mart 10, 2012
 Nazım Oyuncuları’nın emeğinin ürünü olan Aşk Olsun‘un sahnesindeydim bu akşam. Sek Can’ın -ben oluyorum kendisi- Tiyatro Kumpanya’nınkiyle beraber, izlediği ikinci Can Baba oyunu oldu bu. Farklı kulvarlarda koşuşturuyor olmaları nedeniyle karşılaştırma yapmak faydasız. İlkinde, zaten tiyatral bir biçemle yazılmış şiirler seçilmişti ve sahneye konuluşu klasik anlamda bir oyundan çok da farklı değildi. Ötekisiyse, enfes bir müzikle (kemancı feci kıyaktı!) çeşnilendirilmiş olmasına rağmen klasik anlamda bir şiir dinletisinden zoraki olarak ayırt edilebilirdi ancak. İkisi de alanlarında kusursuzdular diyebilirim… Ayrıca bu akşam özellikle, Gülsen Tuncer ve Levent Ülgen’in seslerine olan muazzam hakimiyetleri, şiire hükmeden okuyuşları, hayli yararlı oldu benim adıma. Ve yürürken eve şu dizeleri düşürdü imgelemime     Can Baba:

bırak bakıyım o elindeki fırçayı!
bırak şuraya bir yere,
                                    bırak!
sıkılmadın mı hala;
her allahın günü
                        sabah körü
işbaşı yapmaktan?
akıllı ol lan biraz…
özenip bezenip göğü boyuyorsun da
                                                         n’oluyor yani?
            başını kaldırıp baktığı mı var
bir tane insanın?
                                                    evet, bir iki tane var böylesi;
“bulutun tanesini dört yüz dolardan saysak,
yüz metrekareye de on bulut düştüğünü varsayarsak…”
                                                                                    diye
beyinleriyle geviş getiren
            bir gurup avare haşerat var
            gökyüzüne bakan.
                                   lakin…
asıl niyetlerini bildiğin halde
bunca emek, onlar için değildir herhalde!
***
inadı bırak
           işini taşerona kaptırmadan
ve kendini cennetten attırmadan
                   şu fırçayı bırak artık be kardeş!
***
 şayet diretmezsen
ve gelecek nesillere devr olursa
      bu kutsal boya-badana meşgalesi
seni unutmaz
                     şiirle, şarkıyla yad ederiz.
üstelik
        ustalık ünvanını da kimselere vermez
gerekirse, bir ömür
                      kendimizi
             çırak addederiz.
***
kabul… kabul… o da kabul! o da!
her bir şey kabulümüz.
      yalnız…
ufak bir maruzatımız olacak,
şu renk meselesini tartıştık da
          geçen gün arkadaşlarla
gücenmeyin, kızmayın amma
haksızlık etmiş olacaksınız ki,
          günbatımı kızılına;
hiç birimiz doyamamışız
                            o renge ve o ana.
 ***
ve biz de, dedik ki;
            yayılsın…
yayılsın özgürce,
                     kızılın öfkesi
            yayılsın geniş zamana… 

 Nazım Oyuncuları’nın emeğinin ürünü olan Aşk Olsun‘un sahnesindeydim bu akşam. Sek Can’ın -ben oluyorum kendisi- Tiyatro Kumpanya’nınkiyle beraber, izlediği ikinci Can Baba oyunu oldu bu. Farklı kulvarlarda koşuşturuyor olmaları nedeniyle karşılaştırma yapmak faydasız. İlkinde, zaten tiyatral bir biçemle yazılmış şiirler seçilmişti ve sahneye konuluşu klasik anlamda bir oyundan çok da farklı değildi. Ötekisiyse, enfes bir müzikle (kemancı feci kıyaktı!) çeşnilendirilmiş olmasına rağmen klasik anlamda bir şiir dinletisinden zoraki olarak ayırt edilebilirdi ancak. İkisi de alanlarında kusursuzdular diyebilirim… Ayrıca bu akşam özellikle, Gülsen Tuncer ve Levent Ülgen’in seslerine olan muazzam hakimiyetleri, şiire hükmeden okuyuşları, hayli yararlı oldu benim adıma. Ve yürürken eve şu dizeleri düşürdü imgelemime     Can Baba:


bırak bakıyım o elindeki fırçayı!

bırak şuraya bir yere,

                                    bırak!

sıkılmadın mı hala;

her allahın günü

                        sabah körü

işbaşı yapmaktan?

akıllı ol lan biraz…

özenip bezenip göğü boyuyorsun da

                                                         n’oluyor yani?

            başını kaldırıp baktığı mı var

bir tane insanın?

                                                    evet, bir iki tane var böylesi;

“bulutun tanesini dört yüz dolardan saysak,

yüz metrekareye de on bulut düştüğünü varsayarsak…”

                                                                                    diye

beyinleriyle geviş getiren

            bir gurup avare haşerat var

            gökyüzüne bakan.

                                   lakin…

asıl niyetlerini bildiğin halde

bunca emek, onlar için değildir herhalde!

***

inadı bırak

           işini taşerona kaptırmadan

ve kendini cennetten attırmadan

                   şu fırçayı bırak artık be kardeş!

***


şayet diretmezsen

ve gelecek nesillere devr olursa

      bu kutsal boya-badana meşgalesi

seni unutmaz

                     şiirle, şarkıyla yad ederiz.

üstelik

        ustalık ünvanını da kimselere vermez

gerekirse, bir ömür

                      kendimizi

             çırak addederiz.

***

kabul… kabul… o da kabul! o da!

her bir şey kabulümüz.

      yalnız…

ufak bir maruzatımız olacak,

şu renk meselesini tartıştık da

          geçen gün arkadaşlarla

gücenmeyin, kızmayın amma

haksızlık etmiş olacaksınız ki,

          günbatımı kızılına;

hiç birimiz doyamamışız

                            o renge ve o ana.

 ***

ve biz de, dedik ki;

            yayılsın…

yayılsın özgürce,

                     kızılın öfkesi

            yayılsın geniş zamana… 

Mart 8, 2012
Mezopotamya

Önce yağdı çoook çok yağmur,

sonra güneş…

Ardından gencecik bir ebemkuşağı çıkageldi;

sabrın ve cefanın baş şehrine.

Ve gözündeki yaş hiç kurumayan

                                  bir ana,

utangaç bir mutluluk

            ve körpe bir telaşla

baktı göğe.

       Baktı uzuuun uzun…

On, onbeş sene sonra maviyi gördü;

                                bulutu hatırladı.

“Azat’ım da görür mü ki ebemkuşağını?”

                                diye düşündü.

Görmesine görürdü belki ama

hücrenin penceresinden görülen mavi

hücrenin penceresinden görülen bulut

                                ve ebemkuşağı

kim bilir neye benzerdi?

        Gitgide yok oldu içindeki sevinç,

ebemkuşağı silindi ufukta,

hava karardı

       ve Azat, kara bir duvara bakarak 

uykuya daldı;

           anasıysa

bütün bir gece

           uykusuz

                 yine uykusuz kaldı…

7:07pm  |   URL: http://tmblr.co/ZL4KHxHffuNJ
  
Kayıtlı olduğu alan: mezopotamya 
Tumblr'da beğenilen gönderiler: Daha fazla beğenilen gönderi »